Bulgaristan ve Yunanistan’ın Türklere Karşı Etnik ve Kültürel Soykırımları

YUNANİSTAN’IN BATI TRAKYA’DA TÜRKLERE KARŞI ETNİK VE KÜLTÜREL SOYKIRIMLARI

 1923 yılından bu yana, Yunan Hükümetinin Batı Trakya’daki Türkler üzerindeki baskıları; Türklerin hukuki, siyasi,kültürel ve ibadet haklarının kısıtlanması;

Yunan Hükümetinin, Batı Trakya’nın önemli bir bölümünü askeri bölge ilan etmesi ve bölgenin ilan edilmemiş, ama, fiili bir sıkıyönetim altında yönetilmesinden dolayı, Türklerin Batı Trakya’da serbest dolaşım yapamamaları;

köylerde hareket sıkıntısı ile izole olmaları; kontrol amaçlı izin belgesiyle dolaşmaları; başka ülkelere gidişlerini önlemek için Yunan polisi tarafından sistemli olarak pasaportlarına el konması;

Türk azınlığın, Türk etnik kimliğinin reddi ve bölgede yaşayan Türklerin Müslüman Yunanlılar olarak tanımlanması;
Yunanlıların bu sayede, Türk etnik azınlığı üzerinde sistemli her yönüyle ayırımcı, ırkçı, psikolojik ve etnik terör ortamı yaratmasından dolayı, bölge Türklerinde gittikçe artan bir güvenlik kaygısı yarattı. Bu kaygı, Batı Trakya Türklerini, doğrudan ve dolaylı olarak, zaman zaman da zorunlu olarak, Türkiye’ye ve başka ülkelere göçe zorladı.

Yunanistan’ın Türklere karşı toplum olarak sürekli olarak yaptığı bu etnik hak ihlallerindenve her bir Türk’e yönelik devlet politikası olarak geliştirilen, bireysel insan hakları ihlallerinden dolayı, 1923 yılından bu tarafa yaklaşık 400,000 (bazı rakamlara göre 388,000-348,000) Türk, Türkiye’ye veya başka ülkelere göçtü (modern etnik temizlik).

Konuya tarihsel olarak bakıldığında, 28 Haziran 1990 tarihinde AGİT’in Kopenhag’da yaptığı konferanstaki belgede, Batı Trakya’daki Türk etnik azınlığının toplam sayısının yaklaşık 150,000 kişi olduğu ve Batı Trakya Türklerine 24 Temmuz 1923 yılında yapılan Lozan anlaşmasının 37. ve 45. Maddelerine göre, azınlık ve vatandaşlık statüsü verildiği belirtilmektedir.

1926 yılında, Yunanistan ve Türkiye arasında siyasi atmosferin iyileşmesi üzerine, Başbakan Elefterios Venizelos, Bulgarista’da olduğu gibi, ayrılıkçı toprak talebi olmaması kaydıyla, Türklerin kendilerine Müslüman yerine, etnik menşeine göre Türk denmesi benimsendi.
1936-1941 yılları arasında ise, Metaksas döneminde, Yunanistan’daki Türklerin (ve Müslümanların), mimar ve mühendis lisansları geçersiz sayıldı.

Yunanistan anayasasının, vatandaşlara eşit hakları kabul eden 19.maddesi bu anlamda Türklerin ellerinden alınarak, Metaksas’ın uygun olarak etnik-ırkçı bir yaklaşım sergilendi.

1923 yılında yapılan Lozan anlaşmasında, Türklere (Osmanlıda ahali gayrimüslim ve Müslüman olarak tarif edildiği için, insanların tabiiyeti etnik kökene göre değil, dine göre belirleniyordu, bu yüzden de anlaşmada, Türkler de sadece Müslüman ahali olarak gösterilmişti) verilen hakları kendi devlet politikalarına göre yorumlayan Başbakan Konstantin Mitsotakis, Washington’da, 18 Haziran 1990 tarihinde, bir gazeteciye verdiği demeçte, Yunanistan’da etnik azınlık durumundaki Türklerin durumunu şöyle tanımlıyordu:
“Yunanistan’da Türk yoktur. Batı Trakya’da sadece Müslüman Yunanlılar var”. Böylelikle Mitsotakis, Batı Trakya’daki Türk kimliğinin gerçekliğini inkar ederek ve Türkler üzerinde etnik kimliği red politikasının ve devlet tarafından sistemli olarak uygulanan kültürel ve etnik soykırıma yönelik asimilasyon politikasının tarifini de açıkça ortaya koyuyordu.

1998 yılında, Avrupa Birliği (AB) üyesi Yunanista’ın, Dışişleri Bakanı olan Pangalos azınlık hakları terimine ve olgusuna karşı çıkarak, Yunanistan’da diğer bir azınlık olan Makedonlar hakkında da şu beyanıyla Yunanistan’da var olan tarihsel azınlıklar gerçeğini reddediyordu:

“Yunanistan’da Makedon azınlığı diye bir şey yoktur. Kimseye ders vermek istemiyorum bu konuda. Ama her kim bu ülkede azınlık yaratmak istiyorsa o insan hastadır. Ruhen hastadır.”

Yunan hükümet politikası olarak, Etnik azınlıklar, bu anlamda sadece Müslüman azınlıklar ya da Müslüman dili konuşan azınlıklar olarak geçerli kılınmaya çalışıyordu. Ama Müslüman dili diye bir olgu olmadığı içinde, o zaman ‘Türk’ denmek zorunda kalınması ile tuhaf bir çelişki yaşanıyordu.

 Yunanistan makamları, Türk etnik azınlığı gerçeğini inkara dayanan bu etnik ve kültürel soykırımcı politikaya ilişkin uygulamalarında, Yunanistan’ın genel etnik temizlik stratejilerinin bir versiyonu olarak, 1955 yılından 1998 yılına kadar olan 43 yıllık süre içerisinde, Yunanistan vatandaşlık kanunun 19.maddesini etnik temizlik amacıyla ayırımcı bir şekilde kullanıp, büyük çoğunluğu etnik Türk azınlığından oluşan, 60,000 kişiyi, vatandaşlıktan bilinçli olarak çıkarttı.

Türk etnik azınlığının varlığını Yunanistan’da demografik olarak azaltmaya yönelik yasal perdeli bu girişimlerle Türkleri Yunanistan vatandaşlığından çıkartan Yunan hükümeti, Batı Trakyalı Türklere karşı yaptığı bu modern etnik temizliğe yönelik “kanuni” hesaplarını, Avrupa Birliğine üye olduktan sonra da pervasızca devam ettirdi.

Yunanistan, başta Türkler olmak üzere, Yunanistan’da yaşayan diğer etnik azınlıklara karşı da yaptığı (Makedonlar, Pomaklar, Çingeneler, Arnavutlar vs.) aynı kültürel, etnik ve asimilasyoncu soykırım uygulamalarıyla, Avrupa Birliğinin anlaşmalara dayanan prensip ve normlarını (bkz. Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ve Kopenhag kriterleri), 1975 yılında altını imzaladığı 1954 Birleşmiş Milletler antlaşmasını ve 1990 yılındaki Kopenhag AGİT belgesini fiilen yok sayıyordu.

Yunan Devleti, son tahlilde soykırımı hedef alan, 1980’lerdeki seri soykırımcı asimilasyon politikaları uygulamalarıyla, Türklerin ( ve diğer azınlıkların da ) aleyhine olmak kaydıyla, planlı bir biçimde Türkçe eğitimde ve öğretimde kısıtlamalara gitti.

1933 yılında, Türk okullarında okutulan kitaplar Türkçe yazılıp okutulurken ve okulda okuyan okuyan talebeler, Türk etnik kimliğine sahip olarak kayıtlarda belirtilirken, 10 Ekim 1985 tarihinden itibaren, Yunanistan Parlemento Başkanının gönderdiği bir mektupla (direktif vererek) artık bu durum, Yunan resmi makamları tarafından, tam tersine işletilerek, öğrencilerin kayıtlarında Tğrk olduklarını belirten ifadeler kaldırıldı ve öğrencilerin Türk olmadığı, Yunanlı Müslüman kimliğine sahip oldukları konusu işlendi.

Yunan Parlementosu Başkanı ve Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı tarafından, Türklere karşı yapılan bu ayırımcı ve ırkçı uygulamalarla, AB üyesi Yunanistan Devleti, 1923’de Lozan’da imzalanan ve Yunanistan’daki Türklerin hakkını koruyan anlaşmanın 40. Maddesini hiçe sayıyordu.

Böylelikle anlaşmalara karşı bir hukuk terörizmi uyguluyordu. Aynı amaçla Yunanistan, Türkiye ve Yunanistan arasında ikili ilişkileri geliştirmek için, 1951-1952 ve 1968 yılında Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında yapılan kültürel protokolleri de, bu yaptığı soykırımcı asimilasyona dönük siyasi uygulamalarıyla, hiçe saydı. Böylece Yunanistan tüm uluslararsı ve ikili anlaşmaları fiiliyatta tek taraflı olarak geçersiz kıldı.

Batı Trakya’daki, Müftü ve imam seçimleri bizzat Yunanistan makamları tarafından bilinçli bir şekilde engellendi. Burada güdülen stratejik amaç ise bu konuda, Batı Trakyalı Türklerin Türkiye’yle ilişkilerinin önüne geçilerek, tarihten ve Türk etnisitesinden kaynaklanan birlikteliğin, organik bağın kırılmaya çalışılmasıydı.

AB üyesi Yunanistan’ın, Türklere karşı izlediği soykırımcı asimilasyondaki en önemli stratejisi ise, Müslümanlık ( dini öge) ögesinin Yunanlı yetkililerce bilinçli olarak öne çıkarılması, Müslümanlığı Vahabi kültürüyle özdeşleştirip Türk etnik menşeini bu stratejiyle olabildiğince elimine etmesi planıydı.

1986 yılından itibaren, Yunanlılar tarafından, etnik ve kültürel asimilasyon yoluyla, Türklere karşı uygulanan bu kimlik soykırımı (etnik soykırım ve kültür soykırımı/ethnocide- culturcide), Türklerin kullandıkları sivil toplum örgütlerini de içine alan baskılarla ve psikolojik terörle iyice katlanarak artırıldı.

1988 yılında, Yunanistan Yüksek mahkemesi tarafından onaylanan bir davada, Batı Trakya Türkleri Birliği adlı Batı Trakyalı Türk sivil toplum örgütü, adında Türk kelimesi geçtiği için kapatıldı.

Mahkeme açıklamasında, gerekçe olarak, Yunanistan’da Türk yaşamadığını ve Türklerin Yunanistan vatandaşı değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu belirtti.

Yunanlılar aynı yıl, ırkçı etnik milliyetçi anlayışla yaptıkları azınlıklara özel yasaklamalar çerçevesinde ve soykırımcı asimilasyon politikaları doğrultusunda, Gümülcine’deki Türk Gençlik Teşkilatı’nın başkanını resmen uyardılar ve Teşkilatın isminin Türk yerine Müslüman Gençlik Teşkilatı olarak değiştirilmesini istediler. Yunanistan’ın bu sistemli ve planlı kimlik soykırımı (etnik soykırım/ ethnocide) politikasına İskeçe Türk Öğretmenler Birliği adlı sivil toplum örgütü de kurban gitti; 1991 yılında mahkeme kararıyla ve aynı gerekçelerle faaliyetleri durduruldu ve yasaklandı.

Rodop Türk Kadın Derneği de aynı muameleye tabi tutularak adı mahkeme tarafından onaylanmadı. 2005 yılında ise İskeçe Türk Birliği, adında Türk ögesi geçtiği için, diğer Türk sivil toplum örgütleri gibi, Yüksek Mahkeme kararıyla yasaklandı.

Batı Trakya Türklerinden Cemil Kapza’nın (Tzemil Kapza) 5 Mart 2004 tarihinde, Cenevre’deki BM Azınlık Hakları Komisyonunda belirttiği gibi, Türk azınlık kimliğinin tanınmaması, Türklerin dini, eğitim, vakıf haklarının uygulanmasının AB üyesi Yunanistan tarafından sekteye uğratılmasına ve uluslararası anlaşmalardan doğan bu temel insan haklarının Türkler lehine kullandırılmamasına yol açıyordu.
Yunanistan Parlementosuna, Batı Trakya’dan seçilen Yunanistan’daki etnik Türk azınlığın siyasi liderlerinden Dr. Sadık Ahmet hakkında, seçimler sırasında ve sonrasında, seçmenleriyle yaptığı konuşmalarda ve seçmenleriyle yazışmalarındaki Türk hitabı ve kimliğe yönelik Türk kelimesi geçtiği için, 25 Ocak 1990 tarihinde, Yunanistan resmi makamları tarafından, Yunan ceza yasasının 192. Maddesinden, 18 ay hapis cezası istemi ile dava açıldı.

 Dr. Sadık Ahmet dava sonucu, mahkemenin verdiği bir kararla, 18 ay hapis cezasına çarptırılarak 64 gün Selanik Hapishanesinde hapse atıldı.

AB üyesi Yunanistan tarafından, Dr. Sadık Ahmet’e karşı alınan bu etnik soykırımcı karar, esasında, Dr. Sadık Ahmet’in şahsında, tüm Batı Trakya’da ve Yunanistan’ın diğer yerlerinde yaşayan etnik Türk azınlığına karşı yapılan bir gözdağı ve etnik soykırıma (kimlik reddi dolayısıyla) yönelik olan ve diğer soykırım araştırmalarından da bilinen, siyasi terörün de metod olarak icraatıydı.
Yunanistan’ın Türk etnik azınlığına karşı yaptığı bu etnik soykırımcı uygulamalarla, Avrupa Birliği üyesi olarak Yunanistan, Avrupa Birliği kural ve prensiplerine ters düşerek (Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, Kopenhag Siyasi Kriterleri vb. gibi) etnik ve ayrımcı bir çerçevede, etnik Türk azınlığının siyasi temsiline karşı, kendi etnik-milliyetçilikleriyle yoğurdukları ırkçı bir tutum alıyor, Avrupa Birliği’ne üye olma şartlarının en önemli öğelerinden biri olan Kopenhag Kriterlerinin ana hatlarını yaptıklarıyla tanımıyordu. Bu yaptıklarıyla Yunanistan, Avrupa Birliğinin ve BM sözleşme, prensip ve kurallarına karşı fiilen muhalefeti sürdürdü.
AB üyesi Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu ise Temmuz 1999 tarihli Klik adlı magazin dergisine yaptığı açıklamada, azınlıklar konusundaki resmi görüşünü şu şekilde yansıttı:

“Kimse bana, her Müslümanın Türk etniğinden olduğunu ispat edemez. Tabii ki anlaşma (Lozan) Müslüman olarak konuya değiniyor. Zaman zaman azınlık kavramı belli bir bölgeyle bir tutuluyor (Batı Trakya). Benim için kimin kendisini Bulgar, Türk veya Pomak olarak tanımladığı hiç önemli değildir. Tabii ki Türk azınlığı terimi sınır değişikliğini andıracak bir yolda olursa rahatsızlık yaratmakta ve bu terim sorunun özünü oluşturmaktadır.”

Yunanistan’ın Muhafazakar gazetelerinden Apoyevmatini adlı sağ eğilimli gazete ise, Papandreu’nun bu açıklamasını şu şekilde yorumlayarak Batı Trakyalı Türklerin Türk olduklarını bir başka şekilde reddediyordu:

“Onların sadece dili Tükçe, onlar Ankara’nın dediği gibi asla Türk azınlığı değil. Bir çok Batı Trakyalı Müslüman, aslen Müslümanlığa geçirilmiş Hristiyan Yunanlıdır.”

Muhafazakar Apoyevmatini gazetesine demeç veren Yunanistan’ın dini liderlerinden Piskopos Damaskinos’un (Maronia ve Gümülcine’den sorumlu), Müslümanlar (Türkler) hakkındaki yorumu ise şuydu:

Batı Trakya Müslümanları en imtiyazlı azınlık. Ama bu durum az ya da çok, Trakya için çok tehlikeli olmaya başladı.
1980’den itibaren Yunan makamları, Türklerle ilişkili olan yazılı basına da, nihai hedefleri etnik ve kültürel soykırım olan ve Türkleri yok etmeye yönelik (etnik ve kültürel) sistemli asimilasyon amacını güden, aynı ırkçı terörü uygulamaktan çekinmediler.
Aylık dergi Akın, haftalık gazete Yankı, Öğüt ve Güven’in yöneticileri, defalarca Yunan bölge yöneticisi Nomark’ın baskısıyla karşılaştı; dergilerin ve gazetelerin dağıtımları yasaklandı, tehdit edildiler ve bunlardan bazılarının yazar ve yazı işleri müdürleri, çok, yüklü para ve hapis cezalarına çarptırıldı.

İskeçe Bölge Mahkemesi tarafından, Türk azınlığın bilinen gazetecilerinden Abdulhalim Dede aleyhine, Türkler arasında iletişim kurulmaıs amacıyla açılan Radyo Işık için verici yerleştirildiğinden 8 ay hapis cezası istemiyle dava açıldı. Dede, 1996 Şubatında, izin belgesi olmadan yayın yapan Yunanistan’daki 3,000 adet radyo gibi tekrar Radyo Işık’ı yayına soktuğu ve Batı Trakya Türklerinin haftalık gazetesi, Trakya’nın Sesi gazetesinde yayınladığı yazılarda ‘aşırı Türk milliyetçiliği’ propagandası yaptığı iddiasıyla, Yunan makamlarının sert baskısıyla karşılaştı.

Dede’nin faaliyetleri 1997 yılında 6 ay yasaklandı. Bu uygulama, izin almadan yayın yapan Yunanlı gazetecilerin radyo yayınlarına yapılmaz iken, AB üyesi Yunanistan tarafından, Türklerin bu konudaki faaliyetini ve Türklük bilincinin gelişmesini önlemek amacıyla sadece Türk etnik azınlığından bir gazeteciye yapılması devam ederek sürdü.

Yunanlıların, Türkleri etnik ve kültürel olarak yok etmeyi hedef alan aynı etnik asimilasyon politikası, Türklere ait kültürel maddi ve manevi değerlere yönelik soykırımcı kültürel asimilasyonu da içine alıyordu. Batı Trakya Türk etnik azınlığının kültürel amaçlı girişimlerinde, birer kültürel yapıt olan Osmanlı döneminden kalan eski camilerin tamiri ya da Osmanlı döneminden kalma kültürel motifleri olan, özel konutların tamiri ve bir kısmının yapımı, resmi makamlar tarafından özel izne tabi tutularak bu kültürel değerlerin tamirinin yapılması için, izni vermesi gereken Yunan resmi makamları, bilinçli olarak bu izni vermeyerek, Türk kültür değerlerinin yıkılmasına özellikle yol açıyordu (pasif kültürel-etnik soykırım).

Yunanlılar bu uygulamayla, Türklere ait bazı tarihi Türk kültürel yapıtları, kendi kaderine yani bilinçli olarak yıkılmaya bıraktı. Aynı zamanda, bir yandan da kültürel temizlik amacıyla, Batı Trakya’daki Osmanlı döneminden kalan her türlü tarihi ve kültürel değeri olan önemli yapıtlar, bilinçli olarak, devlet tarafından desteklenen Yunanlılar tarafından yıkıldı.

Bu durumun sistemli olarak Yunan Devleti tarafından devam ettirilmesi, kısmen ya da tamamen Batı Trakya’daki Türk kültürünün soykırımına sebep oldu ve olmaya da devam etti.

1990 yılında, Helsinki İzleme Komitesi’nin, Mayıs ayı raporunda, Türklere karşı yapılan baskıların, sadece Türklere ait okulların yapımı ve tamiri, evlerin yapımı ve tamiri, camilerin yapımı ve tamirinin engellenmesi olarak kalmadığını, bu baskılara ek olarak, Yunanlılar tarafından Türklere karşı, ekonomik, psikolojik ve etnik-milliyetçi şekilde uygulanan yaygın devlet terörünün, Yunanistan hükümetinin yürüttüğü ve bu yaygın etnik ve kültürel temizlik hareketinin, İskeçe, Kavala ve Gümülcine bölgesinde yaşayan Türklerin yüzyıllardır ellerinde bulunan topraklarına el koyarak daha da ileriye götürdüğü raporda da işlendi.

Fransızların Le Monde gazetesinden Didier Kuntz ve Daniel Vernet, Yunanistan’daki 2004 Olimpiyatları ile ilgili olarak yaptıkları gözlemlerde, 22 Eylül 2004’deki Le Monde gazetesinde, Batı Trakya’daki Türk azınlığın, ekonomik hiçbir güvencelerinin olmadığını şu şekilde ifade ederek Türk etnik azınlığın ekonomik yaşam olanaklarının ortadan kaldırıldığını (ecocide- ekonomik soykırım) belirttiler:
Yunanistan Hükümetinin kendilerine hiçbir olanak sağlamamasından dolayı, Batı Trakya Türkleri, mecburen çok kısıtlı olanaklar çerçevesinde, genellikle tarımla ve özellikle tütün ile uğraşıyorlar.

Hiçbir Türk Avrupa Birliğinin tarım konusunda verdiği olanaklardan yararlandırılmıyor. Yetkililerin bu uygulamalarından dolayı, Batı Trakya’daki Türkler, bu şekilde işsiz durumda ve üretken olmayan bir şekilde bırakılıyor.

Yunan Hükümeti, bu yeni girişimiyle, Türklere karşı modern etnik temizliğin en etkili yöntemi ve bir üst aşaması olan mülkün geliştirilmesi edinme hakkını, Türklerin ellerinden aldı. Bu anlamda Türkler ekonomik olarak önemli ölçüde darbe yedi. Yunan Devletinin dayattığı bu zor yaşam koşulları, Türk ailelerini, Yunanistan içinde başka bölgelere, Türkiye’ye ve ya başka ülkelere zorunlu olarak göçe itti.

Yunanlılar, Türklerin ellerinden aldıkları bu toprakları, daha sonra Sovyetler Birliğinden göç eden Pontik Rumlarına (Pontuslara) verdi.

Pontikler (Pontuslara) ise, devlet desteğiyle, bölgeyi asimile etmek/elegeçirmek ve bölgedeki her türlü Türk varlığını silmek için, buralara yeni kiliseler, evler ve yeni okullar yaptılar. Böylelikle, Türkler, kendilerine karşı AB üyesi Yunanistan Devleti tarafından yapılan, modern bir etnik temizlikle karşı karşıya bırakıldılar.

Konuya ilişkin eldeki verilerden, başta Türklere yönelik olarak yıllardır uygulanan bu ırkçı, ekonomik ve siyasi faydacı etnik temizlik hareketinin günümüzde de, AB üyesi Yunan Devleti tarafından, Yunanistan’daki Türkler ve diğer etnik azınlıklar üzerinde aralıksız sürmesi , etnik ve kültürel soykırımı hedefleyen Yunan Devlet politikasının hala geçerli olduğunu göstermekte ve Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliğinin de hiçbir şeyi olumlu olarak değiştirmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Tüm bu nedenlerle, etnik azınlıklar, AB üyesi Yunan Devleti tarafından, kronik yada sürekli olarak etnik ve kültürel soykırımla karşı karşıya bırakılmaktadır. [5]

SONUÇ
İnsanlığın bu insanlık suçlarından kurtulması suçların üretiminin engellenmesi için ortak hareket etmesi zorunludur. Soykırımlar konusunda özellikle birilerinin işaret ettiği olayları ve tasarlamaları değil, kişisel kaygıları bir kenara bırakıp insanı evrensel, kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi, askeri, ekolojik değerler ölçüsü olarak ele alıp, yansız bilgi üreterek bilimselliğini koruması ve bir güç odağının isteğine uygun rapor yazmaması, araştırma yapmaması ve seminer vermemesi ve bu insanlık suçunun devamındaki senaryolarda rol alarak akademik bir aktör olmayı kabul etmemesi lazımdır.
Bu anlamda soykırım araştırmalarının ciddiye alınması gerekmektedir.
Gerekli finansal destek sağlanmalıdır araştırmacılara. Bu yapıldığı takdirde, insanlık, ortak yarası olan bu durumdan, belli grupların, devletlerin ve ulusların çıkarı için değil, tüm insanlığın doğru bilgiler eşliğinde yararlanıp, ortak kareket ederek, ortak tavır alınmasının hayata geçirilmesini de mümkün kılacaktır.


 ***BULGARİSTAN’DA TÜRKLERİN DURUMU***
1970-89 yılları arasında Bulgar hükümeti Bulgarlaştırma adı altında ülkede yaşayan 1,5 milyon Türk, Pomak ve Çingeneye karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı. Ülkede yaşayan 310 bin Türk’ün isimleri polis zoruyla Bulgar ve Hristiyan isimleriyle değiştirildi.
Türkçe eğitim veren okullar, üniversitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet emriyle kapatıldı. Çocukların sünnet ettirilmesi yasaklandı. Çocuklar bu yasağa rağmen sünnet ettirilip ettirilmediğini kontrol edilmek için zorla sağlık merkezlerine gönderildi. Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe isimler yüzünden mezarlar yıkıldı.

Türklerin Türk motifli giysiler giymeleri yasaklandı. Bu baskılara dayanamayıp protesto gösterileri yapan Türklerin üzerine askeri birliklerce ateş açıldı. 1000 Türk Belene’deki toplama kampına gönderildi. Baskıların artması sonucu 360 bin Türk zorunlu olarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı.

 1923 yılında Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından Yunan hükümeti, Batı Trakya bölgesinde yaşayan müslüman Türkler üzerinde sistemli olarak etnik ve kültürel soykırım başlattı.

Bölgenin büyük bir bölümünü askeri bölge haline getirip sıkıyönetim ilan etti.
Türk azınlığın pasaportlarına el koydu. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması ibadetleirne izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

SOYKIRIM KAVRAMI
 Soykırım genosit kavramının tanımlanması Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından eski Yunancada genos (ırk, aşiret,klan…) ve Latince’de cide (öldürme, katletme, yok etme…)kelimelerinin birleşmesinden yapılmıştır.

Lemkin soykırımı tarif ederken özellikle şu noktaya dikkat çekmektedir: ‘soykırım: direkt olarak kişileri hedef almaz kişinin dahil olduğu grubu hedef alır; kişi de bu gruba dahil olduğu için saldırıya uğrar’ demektedir.

1948 yılında BM tarafından kabul edilen ve ülkelerin iç hukukuna sokulması istenen soykırımın tarifi ve cezalandırılması sözleşmesi (Jenosid/ Genocide) hukuki olarak şöyle tanımlanmıştır;
 Grup üyelerinin öldürülmesi;
 Grup üyelerinin fiziki ve zihni sağlığını bozucu eylemler;
 Grubun, kısmen veya tamamen fizik varlığının yok olmasına neden olacak yaşam koşullarına
 tabi tutulması;
 Gruba ait çocukların zorla başka bir gruba transfer edilmeleri.

 II. Dünya savaşının galip devletleri, kendi aralarında anlaşarak, kendilerini yargılayabilecek olan bir sözleşmeden şiddetle kaçınmışlardır.

Soykırımla ilgilenen araştırmacılar bunun sebebinin, Müttefik Devletlerin özellikle sömürgelerde işledikleri kültürel soykırımlar(culturcide) ve Sovyetler ve yandaşı olan ülkelerin 1948 yılı öncesi oluşan ve 1948 yılı sonrası oluşabilecek sınıf diktatörlüğü’nün yarattığı siyasi soykırım (policide) suçlamalarından dolayı, suçlamaların önüne geçilmesi olarak görmektedir.

Soykırım ile ilgili görüşlerin temel odağını, grup tanımı, grubun üyeleri ve soykırımın türleri tanımlamaları oluşturmaktadır.
BM’nin soykırım tanımlamasındaki grup kavramının tanımlanmasında pratik ve teorik ihtiyaçtan doğan, kültürel, siyasal ve sosyal grupların soykırım tanımlamaları sözleşmede yer almadığı için, günümüzde sadece hukukçular tarafından değil sosyal bilimler, toplum bilimler ve humanist bilimlerdeki diğer araştırmacılar tarafından da şiddetle eleştirilmektedir.

Örneğin soykırım konusunda uluslararası otoritelerden birisi olarak kabul edilen psikolog Israel Charney (1994), hukukçu Barbara Harf ve Ted.R. Gurr (1998) BM’nin 1948 soykırım sözleşmesindeki grup tanımlamasının çok kısır olduğunu; grup tanımlamasının daha geniş tutulmasını; sosyal (sociocide), siyasal (policide), kültürel (culturcide) vb. gibi grupların da soykırım sözleşmesine dahil edilmesini savunuyorlar.

Özellikle hukukçular ile sosyolog-psikologlar- tarihçiler- antropologlar arasında , BM’in grup tanımlaması konusundan ziyade, soykırım türlerinde ve soykırımın tespit, işleniş şekli ve olayın geriye doğru kurgulanmasında belirgin görüş ayrılığı bulunmakta olduğu görülmektedir.

 Bu ayrılığı genel olarak istisanalar dışında şu şekilde sıralayabilirz:
1.1. Hukukçu yaklaşım;
Olayın planlama (teorik) devresiyle gerçekleştirilme ve sonuç devresinin bir birine bağlantılı olduğunu kabul ediyor.
1.2. Sosyolog, psikolog, antropolog, etnograf, siyasal bilimci ve tarihçi yaklaşım;
Ancak olayın gerçekleştirilme evresinin (pozitivist yaklaşım) soykırım oluşturduğu kabul ediliyor.
Görüldüğü gibi aradaki fark, teorik (planlama) devresinin soykırımda süreç olarak kabul edilip edilmemesidir. Buna sebep ise, hukukçulara karşı, sosyolog-psikolog-tarihçiler-antropologlar teorik düzeyin belgelenemiyeceğini ve bunun bugüne kadar ki çeşitli soykırım olaylarından ve bugüne kadar ortaya çıkan eldeki verilerden dolayı da mümkün olmadığını ve şüphe üzerine soykırım tespitleri ve kurguları yapılamayacağını belirtiyorlar.

Soykırımla ilgili olarak değişik akademik disiplinden gelen araştırmacıların, özellikle 1960 sonlarından itibaren, BM’lerin 1948 sözleşmesinin eksikliğini öne sürerek başlattıkları tartışmada, sadece hukukçu ve diğerleri olarak değil, fakat genelde de konuya ilişkin olarak oluşan değişik görüş ayrılıklarını, konuyu türlemelerinde ve konuya kategoriksel yaklaşımlarında da görebilmekteyiz.

Soykırımla ilgili görüşlerini belirten hukukçulardan Pieter Drost (1959) ve Matthew Lippman (1985), tehcirin de soykırım tanımlaması içerisine girmesi gerektiğini, çünkü zorunlu göçün de bir etnik, dini, ırki ve milli grubu kültürel ve sosyal olarak yok etmeyi hedeflediğini belirtirlerken, sosyolog Helen Fein ise, bu türlemenin (tehcirin soykırım olarak kabülünün) amaca ilişkin   olarak alt yapısının kurulamayacağını, çünkü bunun belgelenmesinin zor olduğunu belirtiyor.

Sosyolog Helen Fein de (1993), hukukçu Rafael Lemkin (1944), yeni tür soykırım kavramı olarak, biyolojik çoğalmanın önüne engeller çıkaran biyolojik soykırım (biocide) tezinin de ele alınmasını savunuyor. Bu konuda belli bir grubu yok etmeye yönelik olarak kısırlaştırma ve hastalık yaymanın da yoğunluğuna dikkatleri çekiyor. Yakın bir görüşü de sosyolog Vahakn Dadrian (1975) savunuyor ve hastalık yaymanın gizli bir soykırım türü olduğunu benimsiyor.

Soykırım kavramının babası olan hukukçu Raphael Lemkin (1944), soykırım türlerinin çağlar düzeyinde zamana yayılması gerektiğini, sadece günümüzdeki ve 1948 yılından sonraki soykırımları değil, insanlık tarihinde oluşmuş tüm soykırım olaylarına tarihsel bir perspektifle ele alınması gerekitiğini belirtiyor. Lemkin, antik çağ ve ortaçağda grupların ve milletlerin yok edilmesini ele alırken modern çağa ilişkin olarak da, yeni bir kavram geliştiriyor; günümüzde yoğun şekilde fiziki olarak etnik soykırım yapıldığını ve ayrıca asimilasyon yoluyla da hedef seçilen grupların yok edilmeye çalışıldığını öne sürüyor.

Ünlü Soykırım araştırmacıları tarihçi Frank Chalk ve sosyolog Kurt Jonassohn da (1990), sosyolog Irvin L. Horowitz (1976), sosyolog Helen Fein (1984) ve hukukçu Raphael Lemkin gibi, yapılan soykırımlarda güçler dengesinin gözetilmesi ve devlete hakim olan grubun (bürokrasi da dahil) ve sınıf faktörlerinin de ele alınması gerekliliğini vurguluyorlar. Bu araştırmacılar soykırımlara yönelik tespitlerde, soykırımın tanımlanmasında, sadece devletin ( ya da sınıfın/bürokrasinin) planlayarak yaptığı soykırımların, devletin, devlet sınırları içerisinde yer alan grubu kısmi ya da tamamen değil, kısmen de olsa gruba üye olan kişileri de hedef alınmasının da yapılan siyasi kırımlarda (policide) soykırım olarak tanımlanmasının gerekli olduğunu savunuyorlar.

Buna yakın bir görüşü savunan diğer bir hukukçu, John Webb, soykırıma ilişkin olaylardaki kurbanların sayılarının önemli olmadığını, olayın yapılış, amaç ve şeklinin önemli olduğunu ve bunlar belgelenirse soykırımı tanımlamada yeterli delil oluşturacağını belirtiyor.

Soykırım tanımlamalarında hukukçulara ilişkin bazı benzer görüşleri sosyolog Vahakn Dadrian (1975), Helen Fein (1984) ve Leo Kuper de (1981,1988) öne sürüyorlar ve konuya soykırmı yapanla soykırıma uğrayanlar arasındaki elle tutulur bir veri olarak, bu anlamda güç dengeleri açısından bakılmasının zorunlu oolduğunu belirtiyorlar.
Ama Dadrian teorik yani planlama devresi olarak tanımlanan soykırım tespitinin yapılamayacağını ve sadece fiilen gerçekleştirilen olayın soykırım olarak ele alınması gerektiğini savunarak, diğer soykırım araştırmacılarından daha belirgin ve farklı bir görüş ortaya koyuyor.

Konuya devlet, halk ve birey ilişkileriyle yaklaşan ünlü demograf ve siyaset bilimcisi R.J. Rummel (1990) ise, eski Yunanca’dan ve Latince’den gelen iki terimin birleşmesinden oluşan democide (demos-halk, cide- öldürmek) kavramıyla yaklaşıyor.

Rummel, soykırım tanımına, iktidarların planlı ve amaca uygun bir şekilde savunmasız bireyleri yok etmesinin de eklenmesini istiyor.
Bazı araştırmacılar da, BM’ in soykırım (jenosid/genocide) kavramının yetersizliğini belirterek yeni kavramlar üretilmesinin zorunlu olduğunu ve kavramların gerçeğin tümünü kapsaması gerektiğini öne sürüyorlar. Bunlardan sosyolog Eric Markusen ve psikolog Rober Jay Lifton (1990) konuya , modern teknoloji kullanılarak canlı olan herşeyin toptan imhasının ancak omnicide ( ) kavramıyla açıklanabileceğini ve konuya bu şekilde yaklaşmanın daha uygun olduğunu öne sürüyorlar. Burada Markusen ve Lifton özellikle nükleer güç (atom bombası), kullanılarak yapılan katmerli soykırımın (günümüzdeki napalm, nötron, hidrojen ve seyrekleştirilmiş seyreltilmiş uranyum taşıyan bombaları da buna ekleyebiliriz) tüm canlıları anında yok ettiği (ecocide) bombaların kullanımıyla oluştuğunu, Nagazaki ve Hiroşima gibi olayların ancak bu kavramla tanımlanabileceğini savunuyorlar. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman da (1991) teknolojik ilerlemenin soykırımları daha da kolaylaştırdığını belirterek aynı görüşe destek veriyor.

Konuya ekonomik ferah ve başka grubun ekonomisini çökertme açısından bakan tarihçi Frank Chalk ve sosyolog Kurt Jonassohn (1990), sosyolog Vahakn Dadrian (1975) ve tarihçi Yehuda Baer de (2000), belli bir gruba veya ulusa ait ekonominin çökertilmesinin de, belli bir grubu ve ulusu yok etmeninde aracı olduğunu ve bunun da soykırımcı bir olgu olarak algılanmasını ve ekonomik nedenlerin de soykırımlarda (economicide) önemli rol oynadığını savunuyor.

Bugünkü soykırım kavramının babası hukukçu Raphael Lemkin ise tezlerinde, ahlaki soykırım (moralcide) kavramından bahsediyor.
II.Dünya savaşı sırasında Nazilerin ele geçirdikleri topraklarda halkın bireylerinin sistemli yok oluşunu hızlandırmak için yaptıkları gibi, bireylerin birbirinden koparılarak yozlaştırılmasını; uyuşturucu kullanımının arttırılmasını; fuhuş, pornografi ve kumarın yaygınlaştırılmasını; insanların alkolikleştirilmesini; bunların film ve benzeri iletişim araçları ve mütesseseler vasıtasıyla yapılmasını ve geleneksel toplum dayanışmasının çökertilmesini bireylerin bir yaşam tarzı olarak benimsenmesinin de alt yapısını yapan hakim grup ve devlet tarafından bunun planlanarak gerçekleştirilmesinin de, bir grubu grup, ulusu da ulus yapan temel ögelerini yok ettiğini savunuyor. Bu verileri soykırımcı ögeler olarak değerlendiren Lemkin, bundan dolayı ahlaki soykırımı da (moralcide) hedef seçilen grubu ve ulusu yok etmeye yönelik bir tez olarak ele alıyor.

 Yukarıda anlatılanlardan da görüldüğü gibi, soykırım kavramı ve kullanımı, 1948 BM sözleşmesinin hukuki bağlamı dışında da, dünya coğrafyasındaki her tür ve her boyuttaki yeni gelişmeler; akademik zorunluluklar ve tanım farklılıkları nedeniyle, yeni kavramlar oluşturularak tartışılmaktadır.

Bu da bize, 1948 soykırım sözleşmesinde ki uzlaşmadan çıkan sözleşme metninin, artık ihtiyaca cevap vermediğini; yeterli ve adil olamadığını (aynen bugünkü BM’lerin yapısı gibi);

II.Dünya Savaşının galip devletlerinin bu konuda oluşturdukları kavram, soruşturma, suçlama ve ceza hegemonyasının kırılması ve konunun dünü ile bugününün örneklemelerle irdelenmesi gerektiğini göstermektedir. Soykırımlarla ilgili yapılan tartışmalarda da, sözleşmenin ve diğer ek üretilen kavram ve katogorilerin bu galip devletlere de uygulanmasının zorunlu olduğunun reel olarak geçerli hale getirilmesi gerekmektedir.[1]

1.3. Kültür-Kırımı (Kültürel Soykırım)
 Kültür-kırımı (kültürel soykırım); etnik, dinsel ya da ulusal bir grubun tüm kültür unsurlarını yok etmeye, yasaklamaya ve cezalandırmaya yönelik bir politik uygulamadır.

Bulgaristan’da 1984-89 yılları arasında ulusal Türk azınlığının istisnasız tüm kültür unsurları (dil, din, tarih, giysi, folklor vs.) üzerinde doğrudan yok etme, yasaklama ve işten atmadan öldürmeye kadar çeşitli cezalandırmalar ile kültür-kırımı uygulanmıştır. Söz konusu kapsamlı kültür-kırımı, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’ndeki siyasi otorite tarafından “Soya Dönüş Süreci” olarak adlandırılmış ve meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Adı geçen kültür-kırımı sürecinde gerçekleştirilen kırım ve mağduriyetin şiddeti gizletilerek Bildiri’de, sadece “asimilasyon” ya da “zorunlu asimilasyon” ifadeleriyle bir kınama yapılmıştır. Böylece gerçekte işlenen Avrupa tarihinde İnsanlığa Karşı En Büyük Suçlardan birinin uygulanmış, yaşanmış ve hala etkileri devam eden şiddetinin görmezden gelinmesi, tanınmaması ve kınanmaması sürdürülmektedir.

Bununla birlikte işlenen suçlarla ilgili ne Bulgaristan Devleti gerçek anlamıyla sorumluluğu üstlenmekte ne de söz konusu mağdurlar tarafından hukuksal meşruluk temelinde etkili bir sorunsallaştırma ve hak arayışı girişimleri bulunmaktadır.
1.4. Etnik-Kırım (Etnik Soykırım)

Etnik-kırım (etnik soykırım) kavramı; etnik, dinsel ya da ulusal bir grup üzerinde esas olarak etnik kimlikleri yok etmeyi amaçlayan ancak fiziksel soykırımı da içerebilen politik uygulamalar için kullanılır.

Kavram; bazen fiziksel soykırım ile eş anlamlı olarak kullanılırken, bazen de kültür-kırımı ile eş-anlamlı olarak da kullanılabilmektedir.

 Kavram, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın 1984-89 yılları arasında Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı üzerinde gerçekleştirilen politik uygulamalar için “etnik-kırım (etnik soykırım)” demek de uygundur.

2006 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Bulgaristan’ı temsilen bir konuşma yapan Ünal Lütfü, komünist totaliter rejimlerin birçok baskı ve suç işlediğini, ama bazılarının yıkılışının son anına kadar bu baskı ve suçları işlemeyi sürdürdüğünü ifade etmiş ve komünist totaliter rejimlerin söz konusu baskı ve suçlarının en-acı örneğinin ise Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı üzerinde işlenen sözde “Soya Dönüş Süreci” olduğunu söylemiştir.

Konuşmasında Ünal Lütfü, 1984-89 yılları arasında 5 yıl süren ve 1 milyondan fazla etnik Türk ve Müslüman üzerinde komünist totaliter Bulgaristan’ın sözde “Soya Dönüş Süreci” adıyla uyguladığı politik baskı ve uygulamanın bir “etnik-soykırım (ethnical genocide)” olduğunu söylemiştir].

 Avrupa Konseyi İzleme Komitesi, Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı üzerinde 1984-89 yılları arasında “etnik soykırım” işlendiği ifadesini 2006’dan bu yana yayınladığı raporlarda yazmaktadır. [2]

BULGARLARIN TÜRKLERE ETNİK-KÜLTÜREL SOYKIRIMI
 1970-1989 (özellikle 1984-1989) yılları arasında Bulgaristan, hükümet tarafından benimsenen hızlı geçişli, yeniden kültürel doğuş-restorasyon projesi çerçevesinde, ‘Bulgarlaştırma (Slavlaştırma)’ adı altında, toplam 9 milyon nüfusu olan Bulgaristan’daki 1.5 milyon nüfuslu Türk etnik azınlığına karşı, planlı ve çok sert bir dozda, etnik ve kültürel soykırım uyguladı.

Başka verilere göre de , o dönemde Bulgaristan’da, yaklaşık 800.052 etnik olup, bunlardan 253,119’u şehirlerde, 546,933’ü ise, kırsal kesimde yaşamlarını sürdürmekteydiler. Ayrıca Bulgaristan’da Pomak ve Çingene etnik kökenli Müslümanlar da yaşamaktaydı. Veriler, Bulgaristan’da toplam 1,110,295 kişinin Müslüman dinine mensup olduğunu, bunların 362,480’inin şehirlerde, 747,815’inin ise kırsal kesimde yaşadığını göstermektedir.

Bu da bize her anlamda, 1,110,295 kişi gibi büyük bir insan nüfusunun, kültürel ve etnik soykırım amaçlı asimilatif bir terör rejimiyle karşı karşıya kaldıklarını göstermektedir.

Eldeki veriler, Bulgaristan’ın, din olarak Müslümanlığı seçmiş çeşitli milliyetten etnik gruplara, özellikle Pomaklara, Türklere ve Çingenelere karşı, Bulgar kültürünü, düşünce tarzını ve yaşantı biçimini kesinlikle benimsemeleri ve kendilerini sadece Bulgar olarak görmeleri için yaptığı etnik ve kültürel soykırıma dönük asimilasyon politikalarının, 1970-1989 yılları arasında, uzun vadeli etnik ve kültürel temizlik planları çerçevesinde olduğu ortaya çıkmaktadır.

Uygulanan yöntemlere bakıldığında, o dönemin Bulgar yetkilileri tarafından, Türklere ve diğer Müslüman azınlıklara yönelik olan soykırıma dönük asimilasyoncu uygulamaların, oldukça yaygın, ezici ve acımasız olduğunu ortaya koymaktadır.

Yeni alınan kararlar doğrutusunda, bu asimilasyoncu soykırım uygulamalarını hızla gerçekleştirmek için harekete geçen Bulgar makamları, ilk olarak 1960-1976 yıllarında, 220,000 Müslüman Pomak’ın isimlerini Bulgar ve Hristiyan isimleriyle zorla değiştirdi. 1965 yılında, devletin soykırıma dönük asimilasyon politikalarını tescil eden Bulgaristan Bilimler Akademisi tarafından, yayınlanan raporlarda, bu etnik ve kültürel soykırımcı tutum, şöyle özetleniyordu:

Bütün Bulgar Türklerinin aslı Bulgar’dır. Bunlar zorla Müslümanlığı benimsemişlerdir. Bunların damarlarından Bulgar kanı akmaktadır.
Bu şekilde yapılan biyolojik ırkçı tezler vasıtasıyla taçlandırılan ‘bilimsel onaylı’ etnik ve kültürel soykırımcı anlayış çerçevesinde hükümet, kendi çıkarı doğrultusunda, bilimi de kullanarak, Akademiyi de soykırıma dönük bir insanlık suçu işlemeye ortak ediyordu.

1980’lerde, Türk etnik azınlığının kültürel olarak asimile edilmesi Bulgar hükümetinin aldığı kararlarla yoğunlaştırıldı. 1984-1985 yılları arasında, bunun hukuki temelleri oluşturuldu. İlk olarak Türklerin, Türk ve Müslüman adlarının, Bulgar ve Hristiyan isimleriyle değiştirilmesi operasyonuna girişildi. 1989 yılında ise, Bulgaristan’daki rejimi çökmesinden önce, Bulgar hükümeti tarafından, bir baskı aracı olarak Türk etnik azınlığına karşı resmi olarak her düzeyde, ayırımcı, asimilatif bir yaklaşım ve uygulama sergilendi.

Durum öyle bir düzeye gelmişti ki,kimlik kartlarında Bulgar isimleri olmayanların, resmi daire ve kurumlarda, örneğin postane, banka, hastane vb. gibi günlük ihtiyaçları karşılamak için bile, işlem yapması bilerek önleniyor, Bulgar devleti Türkleri her anlamda teslim almak için biliçli bir şekilde güncel olarak terörize ediyordu.

Bu dönemde, 1908 ve 1913 yıllarında Türkiye ve Bulgaristan arasında yapılan azınlıkların haklarının korunması anlaşmalarına aykırı olarak, yıllardır Türkçe olarak eğitim veren ilk ve orta okullar, Türkçe çıkan gazeteler ve bunun dışında da camiler devletin emriyle kapatıldı. Bazı camiler tamamen tahrip edildi ( etnik ve kültürel soykırım – ethnocide/culturcide ). Devletten gelen talimatlar nedeniyle imamlar, artık vaazlarını, Bulgarca yapmak zorunda bırakıldı.

Erkek çocukların sünnet edilmesi yasaklandı. Türk ve Pomak ailelerin çocuklarını sünnet ettirip ettirmediğini tespit etmek için aileler sağlık merkezlerine çağrıldı ve çocuklar buralarda bizzat kontrol edildi.

Türk ve Müslüman isimleri, insanlar ölseler bile (mezarların üzerindeki Türkçe isimlerden dolayı mezarları yıkılarak), hatta birkaç nesil geriye giderek, mezar taşlarındaki Türk isimleri, nüfus dairelerinde ölen insanların kayıtlardaki Türk isimleri,hayatta olan Türklerin de isimleri zorla, tehditle ve baskıyla Hristiyan ve Slav isimleriyle değiştirildi (soykırımcı etnik ve kültürel asimilasyon).

 1980’lerde, Bulgaristan’da , Türklere, Pomaklara ve Çingenelere karşı soykırıma yönelik asimilasyon politikalardan birinci derecede sorumlu olan, Devlet Başkanı Todor Jivkov’un başında blunduğu Bulgaristan Komunist Partisi, bazı Müslüman gelenekleri yerine, kendi dikte ettirdiği bayram tiplerini uygulamaya koyarak, Müslümanların (özellikle Türklerin) kendi geleneklerini uygulamalarını fiilen törpüledi.

Siyasi iktidar bu dönemde ‘Müslümanların’, özellikle Türklerin tüm geleneklerini, devlet ideolojisine aykırı olarak gördü.
Devlet, Türklerin ve Bulgaristan’daki diğer Müslümanların gelenek ve göreneklerine göre hareket etmelerine karşı yaptığı baskıcı uygulamayla, bu gruplar üzerinde, önemli ölçüde kontrol sağladı. Bu yüzden 1970’ler boyunca, Türkler,Pomaklar ve Çingenelerden olan kimselerin isimleri, kademeli olarak Hristiyan ve Bulgar isimlerine doğru zorla çevrilmeye başlandı.
1974 öncesi Sofya Üniversitesindeki St. Kliment Ohrisdski Türk Bölümü kapatıldı. Bu bölümdeki öğrencilerin %70’ini Türk etnik azınlığından gelen öğrenciler oluşturuyordu.

Türk bölümünün adı, 1974 yılında, Arap Etüdleri olarak değiştirildi. Buraya giden çok az öğreniciyi ise, Arap ülkelerindeki Bulgar diplomatlarının çocukları oluşturuyordu. 1980 yılından sonra, Bulgaristan’ın ırkçı ve soykırımcı kültürel ve etnik asimilasyon politikaları sonucu aleni Türkçe konuşmak yasaklandı.

1970-1980 dönemlerinde, Bulgaristan’daki Jivkov rejimi, esas olarak, Müslümanların hedef alındığı din karşıtı propagandayı sıklaştırdı. Kurban bayramlarındaki kurban kesimleri, barbarlık olarak gösterildi. Kadınların elbiselerindeki motifler, Türk kökenini (etnosunu) gösterdiği için yasaklandı (Culturcide). Devlet planıyla yapılan soykırımcı asimilasyon propagandalarında en çok işlenen bir başka konu ise, dinin sosyalizme karşı olduğuydu. Bu yüzden, Müslüman gelenek ve göreneklerinin uygulanması, rejimin ‘sosyalist’ gelenek ve görenekleriyle değiştirildi.

Esas olarak çocuklarla başlayan, Bulgar asimilasyon politikasının, yetişkinlere doğru sistemli olarak yayılması, Türklerin tarihini ve kültürünü değiştirme amacıyla, tarihsel ve kültürel köklere kadar gidiyordu. Artık aileler, kültürlerini korumak için, adetlerini aile ve akraba içerisinde gizliden gizliye sürdürmeye ve 1985 yılından sonra özellikle gizli Kuran dersleri verilen yerlerde buluşmaya ve kuran okumaya başladılar.

Hükümet, Türklerin yoğun yaşadıkları ve askeri olarak da çok stratejik Kırcali bölgesine özel askeri birlikler göndererek, Türklere karşı, doğrudan etnik milliyetçilik temelinde, yoğun bir baskı ve terör politikasına girişti.

Ocak ve Şubat 1985 tarihlerinde, hükümetin yeniden doğuş projesi çerçevesinde, Türk etnik azınlığına karşı başlattığı baskı ve zulüm politikasına karşı, Türkler tarafından, Türk etnik kimliğini savunmak amacıyla, Bulgaristan’ın güneyinde başlatılan gösterilerde, hükümet göstericilere göz dağı vermek ve bir kısmını da öldürmek amacıyla, göstericilere karşı ağır silahlar kullandı.

Bulgaristan’ın 1984 yılından itibaren, sistemli hale getirilen kültürel, etnik ve dini kimlik bazında soykırımcı asimilasyon kampanyasına karşı, Türkler içerisinde, tek tek ve toplu karşı çıkmalar ve direnmeler meydana geldi.

Özellikle 1984 yılının   Mayıs ayında, direnenlerin mitinglerine Bulgar makamları tarafından silahla müdahale sonucu mitingler artık sokak savaşları şekline dönüştü. Bu saldırılarda, 34 Türk gösterici katledildi, 1,000 Türk toplama kampları şeklinde yapılan Belene bölgesi hapishanesinde izole edildi.
1984’lerde başlayan, soykırımcı asimilasyona karşı Türklerin direnişi, Türklerin bulunduğu tüm bölgelere yayılmaya başladı. 1989 Mayısında ise, Silistre, Shoumen ve Razgard bölgelerinde direniş açlık grevleriyle devam etti. 1989 Ağustosunda ise yaklaşık 300,000 Türk, Bulgaristan’ı terk etmek zorunda bırakıldı (modern etnik temizlik) .

Bulgar makamlarının, ultra etnik milliyetçi ‘Yeniden Kültürel Doğus’ adlı projesinin, Bulgar etnik milliyetçileri tarafından , okullarda da uygulanması için çeşitli stratejilergeliştirildi. Bu amaçla sisteme bağlı öğretmenler, Müslüman (Türk, Pomak ve Çingene) asıllı öğrencileri ‘Bulgarlaştırmak için’ Hristiyan günlerindeki eğlencelere, yeni kimlik aşılaması gündemi adı altında, katılmaya zorladılar ve öğrencilerle birlikte bu günleri kutladılar.

Zamanın Bulgaristan Komunist Partisi Merkez Komitesinin, 1984 yılındaki belgelerinden de anlaşılacağı gibi, 24-25 Aralık 1984 tarihlerinde, Bulgaristan Komunist Partisi Politbürosu tarafından ‘Bulgaristan Türklerinin, Bulgaristan’a sadık olmadığı ve Bulgaristan’da yaşayan Türklerin esasında sonradan Osmanlı döneminde Türkleştirildikleri’ ileriye sürüldü.

Bulgaristan, yaptığı soykırımları kamufle için, Yeniden Kültürel Doğuş Projesinde, Bulgar Ulusunun yeniden doğuşu ve  vatandaşlık bağını işliyordu. Bu yüzden de, bu projenin gerçekleşmesi için, her türlü restorasyonun gerekliliğini sağlamaya çalışıyordu. Bulgar makamları, özel politika olarak asimile yolunu seçerek, Türk ve Arap isimlerinin hemen değiştirilmesine ilgi duyuyordu. Bunun da amaca uygun bir şekilde, Bulgaristan’ın ulus hayatının (1984’lerden öncesini unutarak tek millet ve tek devlet adı altında) bir gereği olduğu gerekçesiyle, kültürel ve dini kimlik bazında soykırımcı bir asimilasyonu uygulamaya koydu.

1984 yılında iktidardaki Bulgaristan Komunist Partisi, kendi bünyesinde aldığı ani kararla, Bulgaristan’da yaşayan Türklere karşı hızlı asimilasyon (soykırımcılık) politikasını kısa zamanda seri ve yaygın bir biçimde yürürlüğe koydu. Bu sebeple, Haskova ve Kırcali’deki etnik Türk ağırlıklı bölgelerde, 310,000 Türkün adları, polis ve sivil memurlar tarafından ev ev dolaşılarak yapılan yoklamalarda, zorla ve ‘geleceklerinizi düşünün’ tehditleriyle, Bulgar ve Hristiyan isimleriyle değiştirildi. O günlerde, Bulgar Devlet Başkanı olan Todor Jirkov, isim değiştirme olayını (modern biçimde yapılan etnik temizlik olayını) kendine göre şöyle açıklıyordu:

“Biz savaşta değiliz biz sadece onların (Türklerin) isimlerini değiştiriyoruz.”
1984-1989 yılları arasında, Bulgar makamları tarafından tarafından özellikle Türklere karşı uygulanan bu etnik ve kültürel soykırım politikaları sonucunda, mevcut iktidara karşı güç dengeleri açısından zayıf durumda olan 360,000 Türk, zorunlu olarak Türkiye’ye göç etmek durumunda bırakıldı.

II. Dünya Savaşından sonra konuyla ilgili araştırmalarda bulunan araştırmacılara göre Avrupa, hiç bir zaman bu kadar kısa süre içerisinde bu yoğunlukta bir göç hareketiyle karşılaşmamıştı.

Bulgar hükümetinin, 1970-1980 yıllarında, Bulgaristan Devlet Başkanının kızı Ludmila Jirkova’nın başını çektiği etnik milliyetçi ‘kültürel yeniden doğuş-restorasyon projesi’ çerçevesinde, uygulamaya koyduğu soykırımcı asimilasyon ve etnik temizlik hareketi sonucu (modern etnik temizlik), tüm Bulgaristan’da , Türk etnik grubunun nüfus sayısında büyük çapta demografik değişiklikler meydana geldi.

1970-1989 yılları arasında, Bulgaristan tarafından Türklere karşı sürdürülen bu soykırıma dönük asimilasyon politikasını inceleyen batılı gözlemciler, politikacılar ve araştırmacıların da, üzerinde hemfikir olduğu gibi, 1970-1989 yılları arasında Bulgaristan’da , özellikle Türkler üzerinde, sistemli kültürel (culturcide), etnik (ethnocide) ve ekonomik soykırım uygulandığı (economicide) gözlemlendi. [3]

2.1 Jivkov’un Bulgar zulmü itirafı
1989’da Türkler’e en büyük zulmü yaşatan dönemin Bulgaristan Devlet Başkanı Jirkov’un ülkesinde bir tek Türk bırakmak istemediğini Gorbaçov’a açık açık söylemiş.

 Bulgaristan’da komünizm döneminde Türkler’e karşı girişilen isim değiştirme, Türk azınlığı göçe zorlama ve hapishanelerde işkence kampanyasının bir önemli belgesi daha ortaya çıkarıldı.

Bulgaristan’ın en yüksek tirajlı gazetelerinden Trud, 19 Şubat 2003 tarihli sayısında, dönemin Devlet Başkanı Todor Jivkov’un 23 Haziran 1989 tarihinde yaptığı Moskova ziyareti sırasında dönemin SSCB lideri Mihail Gorbaçov ile yaptığı görüşmenin tutanaklarını yayımladı. Tutanaklara göre, Kremlin Sarayı’nda   yapılan görüşmede; Jivkov, Gorbaçov’a, Bulgaristan’dan en az 500 bin Türkü göçe zorlayacaklarını açık açık dile getirdi. İki liderin şu sözleri tutanaklara geçti:

Jivkov: “Ülkemizde iki büyük sorun var. Birincisi ekonomi. Bunu halletme şansımız var. İkinci sorunumuz ise Müslümanlar. Elimizdeki verilere göre bunların sayısı 800-850 bin civarında. Yıllık nüfus artışları ise 15-16 bin. Eğer bir tedbir almazsak 20 yıl sonra Bulgaristan ikinci bir Kıbrıs’a dönüşecek. Bizim hesaplarımıza göre, 500 bin kişiyi göç ettirmemiz gerek. Ancak sizin de anlayacağınız gibi, Türkiye’nìn bunları kabul etmesi mümkün değil. Bunun için yeni bir politika üretmemiz lâzım. Bunu en kısa sürede hazırlayıp Politbüro’ya sunacağım. Ama kesin görüşümüz şu: Biz bunları asla Türk olarak kabul etmeyeceğiz. “

Gorbaçov: “İki gün önce Büyükelçimiz Çernişev Ankara’dan geldi ve bana Turgut Özal’dan bir not getirdi. Özal sizinle doğrudan görüşme yapmak arzusunda. Bu konuda benden yardım istiyor. Ancak ben bu görüşmenin gerekli olduğundan emin değilim. “

Jivkov: “Siz onlara şöyle cevap verin: “Bulgar tarafı görüşmeye hazır, ancak önşart ve gündem istemiyor.”
Gorbaçov:

“Turgut Özal en fazla 30 bin kişiye kadar göçmen kabul edebileceğini söylemiş.
Jivkov: “Biz bu teklifi kabul edebiliriz. Ancak önce görüşmemiz lâzım. Müslümanların Türk olarak nitelendirilmesine karşıyız.

Gorbaçov: “Siz gerçekten esnek bir yaklaşım gösteriyorsunuz. Bu da çok iyi bir tutum. Türkiye ile ilgili yaptığımız görüşmelerimiz konusunda hiçbir yere hiçbir bilgi vermeyelim. Biz de her Müslümanın Türk olmadığı tarzındaki görüşünüze katılıyoruz.

Katil Jivkov yönetimi bu görüşmeden yaklaşık 4 ay sonra devrilmişti.

Bu görüşmeden birkaç zaman sonra 20’nci yüzyılın en büyük insanlık dramlarından biri yaşanmış ve yüzbinlerce Türk göçe zorlanmıştı. Bulgaristan’da kalmaya direnen Türkler de tarihte görülmemiş zulme maruz kalmışlardı. Daha da ilginç olanı Jivkov Bulgaristan’da Türk bırakmamaya niyetli olduğunu açık açık söylüyordu. O tarihte aynı olaylar Yunanistan’da da yaşanmıştı. Dikkat edilirse bugün de Kıbrıs’ta, Musul’da, Kerkük’te, Batı Trakya’da, Bosna’da, Makedonya’da, Kırım’da, Doğu Türkistan’da aynı oyun oynanıyor. Geçmişten alınacak çok ders var. (4)

17 Eylül 2014 - Ekin İLKTÜRK  - Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler

KAYNAKLAR
 Yürükel, M.Sefa, Soykırım Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing Yayıncılık, Mersin, 2005
 “Bulgaristan’da İnsanlığa Karşı İşlenen Büyük Suçun Sadece ‘Asimilasyon’ Adı Altında Kınanması ve Devam Eden Mağduriyet”,http://www.kircaalihaber.com/?pid=8&id_aktualno=287&page=6 , 10.12.2013
 “Jivkov’un Bulgar Zulmü İtirafı”,http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20030404 , 20.12.2013http://us.my.alibaba.com/user/join/...
DİPÇE.
 [1] Sefa M.Yürükel, Soykırımlar Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Mersin, 2005, s. 1-7
[2] http://www.kircaalihaber.com/?pid=8&id_aktualno=287&page=6 , 10.12.2013
 [3] Sefa M.Yürükel, Soykırımlar Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Mersin, 2005, s. 74-78
 [4] http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20030404 , 20.12.2013
 [5] Sefa M.Yürükel, Soykırımlar Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Mersin, 2005, s. 79-85
Kocaeli Üniversitesi-Uluslararası İlişkiler Bl.
 [1] Sefa M.Yürükel, Soykırımlar Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Mersin, 2005, s. 1-7
[2] http://www.kircaalihaber.com/?pid=8&id_aktualno=287&page=6 , 10.12.2013
 [3] Sefa M.Yürükel, Soykırımlar Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Mersin, 2005, s. 74-78
 [4] http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20030404 , 20.12.2013
KAYNAKLAR
 Yürükel, M.Sefa, Soykırım Tarihi I Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing Yayıncılık, Mersin, 2005
 “Bulgaristan’da İnsanlığa Karşı İşlenen Büyük Suçun Sadece ‘Asimilasyon’ Adı Altında Kınanması ve Devam Eden Mağduriyet”,http://www.kircaalihaber.com/?pid=8&id_aktualno=287&page=6 , 10.12.2013
 “Jivkov’un Bulgar Zulmü İtirafı”,http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20030404 , 20.12.2013http://us.my.alibaba.com/user/join/...

Gönderen Meltem . Siz Bu Kayıt İçin Herhangi Bir Yanıt Takip Edebilirsiniz RSS 2.0 Yasal Uyarı: Yayınlanan/haberin Tüm Hakları Tarafsız Haber ve Matbaacılık A.Ş'ye Aittir.Yazıların Sorumluluğu Yazarlarına Aittir. Kaynak Gösterilse Dahi Köşe Yazısı/Haberin Tamamı Özel İzin Alınmadan Kullanılamaz. Ancak Alıntılanan Köşe YazısıHaberin Bir Bölümü, Alıntılanan Habere Aktif Bağlantı Verilerek Kullanılabilir.

Bu Yazıyı Paylaşın;

Yazı Linki:
Site kodu:
Forum kodu:

Güncel Döviz, Altın Fiyatları

altın fiyatları altın

Köşe Yazıları

Haftalık E-bülten üyeliği için aşağıdaki alana E-posta adresinizi yazın

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Tarafsız Habere aittir. Alıntı yapılsa bile kaynak gösterilmeden kullanılamaz. © 2008 - 2017 Copyright © Tüm Hakları Saklıdır. CRM Bilişim Group..