Çoklu Gebelikler, Kardeş Partiler, İkiz Yasalar

Adını gittikçe daha sık duymaya başladığımız ve görünen o ki bundan sonra daha da sık duyacağımız “İkiz Yasalar”dan bahsedeceğiz biraz. Konuyla ilgili internet üstünden bir arama yaptığınızda bazı bilgilere ulaşmanız mümkün hatta çoğu birbirinin tekrarı. Burada ise biraz uzun bir yol üzerinde ve kronolojik olarak Türkiye’nin yakın tarihindeki dönemeç noktalarını da dikkate alarak bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

İkiz Yasalar” denilen her iki yasa da, aslında sadece birkaç maddeden ibaret olan ve sadece uluslararası iki sözleşmenin; “Ekonomik Sosyal Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ve” Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’dan ibarettir.

Kanunların numaraları 4867 ve 4868, her ikisi de TBMM’de 4 Haziran 2003’te kabul edilmiş ve her ikisi de 18 Haziran 2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu uluslararası sözleşmeler ilk olarak BM’de 16 Aralık 1966 tarihinde imzaya açılmış, 35 ülkenin sözleşmeleri kabul ettiklerini beyan etmeleri üzerine de 23 Mart 1976’da yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’de sözleşmelerin kabulü konusundaki ilk çalışmalar, Turgut Özal’ın Başbakan, ANAP’ın tek başına iktidar olduğu 1988 yılında başlamıştır. Nihayetinde sözleşmelerin kabulü ile ilgili hazırlanan yasa, Yıldırım Akbulut’un Başbakan olduğu 47.Dönem Hükümeti tarafından kabul edilmiş ve 18 Ağustos 1990 tarihinde onaylanması için TBMM’ye sunulmuştur. Ancak sözleşmenin 13.maddesindeki eğitim, 4. paragrafındaki resmi dil, 40. maddesindeki genel eğitim konularındaki çekinceler, Anayasa’nın başlangıç bölümündeki ilkeler ve 2,3,5,6 ve 10. maddesindeki yorumlar nedeniyle yasa geri çekilmiştir.

Daha sonra sözleşmeler, Türkiye adına 15 Ağustos 2000 tarihinde Anasol-M hükümeti’nin BM Büyükelçisi Volkan Bozkır tarafından imzalanmıştır. 19 Mart 2001 tarihli 24352 sayılı Resmi Gazete’de Anasol-M Hükümeti’nin Bakanlar Kurulu imzasıyla sözleşmeler kabul edilmiş,dönemin koalisyon ortakları Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın imzalarıyla kanunlaşması için Meclis’e sevk edilmesine karar verilmiştir. Ancak koalisyonun dağılarak erken seçim kararı alması ile bu gerçekleşmemiştir.

3 Kasım 2002 erken genel seçimi ile iktidar olan Ak Parti, ilk önce söz konusu antlaşmalardan”Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme“sini Abdullah GÜL’ün Başbakanlığı döneminde (Aralık 2002), “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme“sini ise Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Başbakanlığı döneminde (Nisan 2003) TBMM’ye sevk etmiştir.

29 Mayıs 2003 tarihinde Meclis Genel Kuruluna gönderilen komisyon raporunu AKP İstanbul Milletvekili Emin Şirin ve CHP Denizli Milletvekili Haşim Oral “bu anlaşmanın hiçbir şekilde 1 .1inci maddesinde zikredilen “halklar kendi kaderlerini tayin etme haklarına sahiptir” ibaresindeki “halklar” teriminin bir “şelf determination” iddiasına yol açamayacağı hususunda bir beyanın eklenmesi ve tasarının 1inci mad­desinde belirtilen beyanın genişletilmesi gerekirdi.” çekincesiyle  imzalarlar.

TBMM Genel Kurulun’da bu kanunun onaylanması sırasında söz alan CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ; sözleşmelerde yer alan “self determinasyon” ilkesi nedeniyle oluşan endişeleri izale etmek için Genelkurmay temsilcileri tarafından Dışişleri Komisyonu’na “Bu sözleşmedeki hiçbir hükmün, hiçbir devlet, grup veya kişi tarafından, Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkeleri bağlamında, Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğüne aykırı yorumlanamayacağı Türkiye tarafından beyan edilir.” şeklinde bir çekince koyma önerisi getirildiğini ancak böyle bir çekince koymanın Dışişleri yetkililerinin “Viyana Anlaşmalar Hukuku çerçevesinde, hükümleri ışığında, çekincemizin, sözleşmenin ruhuna ve amacına aykırı olarak görülebileceğini; bunun, bazı sorgulamalara yol açabileceğini ve böyle bir durumda da, Türkiye açısından bir takım eleştiri zeminleri oluşturması gibi bir tehlike yaratabileceğini” belirtmeleri üzerine vazgeçildiğini söyleyecek ve bu tartışmalar sonrasında AKP ve CHP’li üyelerin oylarıyla yasanın komisyondan geçtiğini söylecektir. (4.6 .2003/TBMM  Birleşim:89 / Oturum:2)

AKP ve CHP’den 247 milletvekilin katıldığı oylama sonrasın da 245 kabul, 1 ret, 1 çekimser oy ile 4 Haziran 2003 tarihinde 4867 ve 4868 sayılı kanunlar kabul edilir. Bu sırada bu kanunun Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmaması için dönemin İstanbul Barosu Yönetimi, “ulus devletimizi ve egemenliğimizi tehdit” oluşturduğu endişesiyle dönemin Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’e hitaben bir kamuoyu duyurusu yayınlasa da, kanunlar A.N.Sezer tarafından onaylanarak 18 Haziran 2003 tarihli 25142 sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girerler.

Bu kanunların öne çıkan maddeleri ise;
Madde:1– Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

Madde: 2– Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda
yoksun bırakılamaz.
Madde: 3– Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşmeye taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir, şeklindedir.

Türkiye bu sözleşmeleri imzalarken, Birleşmiş Milletler İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin “Eğitim ­ öğrenim hakkı” ile ilgili 13. maddesine Türkçe lisanı konusunda Anayasanın 3, 14 ve 42. maddelerini ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin de azınlık hakları ile ilgili 27. maddesine de Lozan Sözleşmesi’ni gerekçe göstermek suretiyle çekince koymuştur.

Yukarıda zikredilen maddeler içinse bir çekince sunulmamıştır.
İkiz yasalar’ın kanunlaşma süreci ANAP ile başlamış, ANASOL-M döneminde imzalanmış, Ak Parti iktidarında Meclis’e sevk edilmiş, AKP+CHP Milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmiş ve Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer tarafından da onaylanmıştır.

Bu kanunların onaylanması süreci içerisinde, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki tüm siyasi oluşumlar ve şahıslar aktif olarak yer almıştır.

Turgut Özal, Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz, Deniz Baykal,Abdullah Gül, R.Tayyip Erdoğan ve A.Necdet Sezer’in imzaları ile bu sözleşmeler kabul edilip, yasalaşmıştır. Yakın gelecekte bu kanunlar ekseninde yaşanabilecek olumsuzluklar için kimsenin bir diğerini eleştiremeyeceği bir tablo ortaya çıkmıştır.

Bu kanunların kabulünden sonra 7.5.2004 tarihinde 5170 sayılı kanunla yapılan Anayasa değişikliği ile  Anayasa’nın 90. maddesine “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” cümlesi eklenerek ‘uluslararası antlaşmaların iç hukuktaki yeri‘ konusundaki tartışmalar yeni bir boyuta taşınmıştır.

Şimdi burada durup, biraz geriden yeniden başlayalım.
11 Eylül 2001 tarihinde ABD’deki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine çarp(tırıl)an uçaklarla başlayan ve dönemin ABD Başkanı G.W.Bush’un “bu bir haçlı seferidir” diyerek nitelendirdiği, ABD’nin Ortadoğu’ya yayılma ve hakim olma amacıyla ilk adı “Büyük Ortadoğu Projesi“(BOP) olan, 2004  Haziran Ayı İstanbul NATO zirvesi öncesi adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi” (GOKAP) olarak değiştirilen proje kapsamında yakın coğrafyamızdaki ülkelerde ve rejimlerde radikal değişiklikler yaşanmaya başlandığı hepimizin malumu.7 Ekim 2001 tarihindeki Afganistan İşgali ile ABD’nin öncelik

ettiği emperyal güçlerin ortadoğu coğrafyasındaki “haçlı seferi“, 20 Mart 2003’te başlayan Irak İşgali ile devam etmiştir. 17 Aralık 2010’da başlayan Arap Baharı ile Fas, Tunus ve Cezayir yumuşak rejim/lider geçişleri ile diğer ülkelere göre daha kansız bir değişim yaşarken, Libya oldukça kanlı bir değişim ile halen belirsiz bir süreç içine girmiş, Mısır’da ise ancak kanlı bir askeri darbe ile “GOKAP” kapsamındaki değişim, tamamlanmaya zorlanmaktadır.

15 Mart 2011’deki gösteriler ile başlayan Suriye İç Savaşı ise halen belirsizlikler içinde devam etmektedir.

Muhtelif zamanlarda, muhtelif kaynaklarda yayınlanan BOP haritası, yakın zaman içinde olması planlanan değişiklikleri açıkça göstermekte. Haritanın Türkiye kısmındaki “Kürdistan“; Türkiye’nin Doğu-Güneydoğusu, Irak’ın ve Suriye’nin Kuzeyi ve İran’ın Batı’sından “kopartılan” topraklar üzerinde meskun olacak şekilde dizayn edilmiş durumda.

Körfez savaşı sonrasında, “Baba” Bush’un 36.paralel’in üstünü Irak için uçuşa yasak bölge ilan etmesiyle zımmen Irak Kürtleri için ilk “Kürdistan” tahsisatı yapılmıştı. Sonrasında Kurdistan Bölgesel Yönetimi olarak resmiyet kazanan bu bölge, dünya ülkeleri ve Türkiye ile siyasi, ekonomik ilişkileri olan bir “devlet-çik” haline gelmişti.Bu pencereden bakınca, Irak İşgali’nin sonuçlarından birinin de Irak coğrafyasındaki Kürtlere toprak ve meşruiyet kazandırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Son beş yıldır Suriye’de yaşananlarla BOP haritasında “Free Kurdistan” olarak tanımlanmış bölgenin Suriye tarafında kalan kısmının inşaa edildiğini söylemek yanlış olmaz. Irak ve Suriye coğrafyasındaki siyasal ve toplumsal değişimlerde bir katalizör –kimyasal/biyolojik etkileşimlerde tepkimeyi hızlandıran,tepkime sonucunda ortaya çıkan yapıda yer almayan faktör– görevi gören İŞİD üzerinden verilen mücadele ile bu yeni coğrafyanın sınırlarının “kan” ile çizilmesi, bir “ulusal bilinç” oluşumuna referans teşkil ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır.

1.Dünya savaşı sonra cetvel ile çizilen sınırlarla –ulus bilinci eksik– oluşturulan ülkeler yerine, bu defa aynı cetvel sahiplerinin düz çizgi yerine, bu kez kan ile alınan-verilen/kazanılan-kaybedilen ve bu şekilde “bedel ödenerek” çizilmiş sınırlar inşaa etmeleri, geçen 100 yıldan kendi adlarına bir ders çıkardıklarının da bir göstergesidir.

Bu kanunların kabulü sonrasında HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın  “BM Sözleşmelerine göre kendi kaderimizi tayin hakkımız var” demesi ve Diyarbakır Belediye Başkanı Gülten Kışanak’ın “Kesinlikle pay istiyoruz, yereldeki tüm enerji kaynaklarından, yeraltı, yerüstü zenginliklerinden, ekonomik varlıklardan yerelin pay alması lazım” demesi de kabul edilen bu uluslararası antlaşmaların “Kürt Sorunu” kapsamında nasıl bir işlerlik kazanacağının işaretleri olarak değerlendirilmelidir.

Çözüm Süreci sonrasında güneydoğu illerinde HDP’li Belediyelerin peşpeşe “Özerklik” ilan etmeye başlaması ve sonrasında yaşanan hukuki yaptırımların bir adım sonrasının iç hukuku tükettikten sonra “özerklik” konusunu BM sözleşmelerinin “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir” maddesi üzerinden uluslararası hukuk zeminine taşımak olduğunu öngörmek yanlış olmayacaktır.

BOP kapsamında yapılması planlanan harita değişiklikleri için güneydoğu’da yaşanan terör olaylarını sivil halkın zarar görmesi şeklinde ambalajlayarak uluslararası meşru güçleri istikrar ve barış adına bölgeye davet eden yaklaşımların dozajını giderek artırması da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Emperyalizm’in Uluslararası meşruiyet organlarının bu tür müdahaleler için gerekçe oluşturmakta mahir oldukları hatırdan çıkmamalarıdır. NATO’nun Libya müdahalesinin gerekçesinin, “sivil halkın zarar görmesi“ olduğu ve bu kanaatin de medyada yer alan haberlere dayandırıldığı  unutulmamalıdır.

Eskilerin dediği gibi, kurt kuzuyu yemek istediğinde aşağısında su içmekte olan kuzuya “suyumu bulandırıyorsun” dermiş. Bu meyanda güneydoğu’da yaşanan terör olayları için bazı akademisyenlerin hazırladıkları bildirinin içeriğinin ve satır aralarındaki  “uluslararası antlaşmalar”, “sivil halk”, “uluslararası gözlemciler” ve “uluslararası kamuoyu” vurgularının güneydoğu bölgesinisin statüsünü, uluslararası hukuk zeminininde tartışılır kılmak olduğu aşikardır. Nitekim bu gelişmeler sonrasında Batı’da, bu konularda Türkiye üzerinde baskı oluşturulmaya başlanmıştır.

Bu yasaların onaylanmasında emeği geçen siyasiler, Irak’tan sonra Suriye’de de oluşumu tamamlanmakta olan “Kürt Devleti” sonrasında, “İkiz yasalar”ın yakın gelecekte uluslararası arenada Kürt sorunu/özerklik konularında Türkiye’nin başını ağrıtacak bir enstrüman haline geldiğinde ne yapacaklar? Bu konuda ümitvar olmak zor, çünkü siyasi iktidarın, daha iktidarının başlangıcındaki “Ortadoğu’daki tüm rejimlerin değişeceği” öngörüsü ekseninden bakınca yaşananlar -acı ve kanlı da olsa- zaten beklenen gelişmeler.

Son 15 yılda Türkiye’nin tüm enerjisi içeride yaşanan Ergenekon-Balyoz davaları, Çözüm Süreci ve FETÖ yapılanması ile mücadelede harcanırken, BOP’un bir parçası olan “Suriye Kürdistan”ın denize ulaşmasına da şurada bir adım kaldı.

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrasında neredeyse saatlik değişen Türkiye gündemi içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri 25 Ağustos 2016 tarihi itibari ile İŞİD ile mücadele kapsamında -Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu’nun ifadesiyle- “ABD ile planlanmış ve ABD’nin hava desteğiyle” Cerablus’a kara gücü ile bir harekata başladı. Bu olayı Suriye savaşında alışılagelmiş NATO müttefiklerinin hava saldırıları haricinde, ilk kez bir NATO üyesi ülkenin karadan Suriye savaşına dahil olması diye okumak yanlış olmayacaktır.

Aslında Cerablus harekatının süpriz bir tarafı yok. 2 yıl önce ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry’nin “Türkiye İŞİD ile mücadelenin ön saflarında yer alacak” ifadesi ve sonrasındaki gelişmeler zaten böyle bir beklentiyi hep diri tutuyordu. Asıl süpriz olan, 30 yıldır PKK ile sınır içi ve ötesinde mücadele eden NATO üyesi Türkiye’ye bu mücadelesinde hiç destek vermeyen NATO’nun “İŞİD tehditi için” bile Türkiye’yi koruyacağını söylemesi. Bayram değil ama seyran; bunca şeyden sonra NATO’yu, rasmussenSuriye içindeki müttefikini korumaktan kim alıkoyabilir? Hatta sonrasında müttefikine gayretleri için teşekkür edip, bölgenin korumasını kendisinin üstlenmesi de süpriz olmaz. Bizler de sınırımızın öte tarafında olan bitenden bizi muhafaza edip,koruyacak duvarların arkasında İkiz Yasaların getirdikleriyle uğraşırken, sınırımızın diğer tarafında NATO’nun koruması altındaki coğrafyada da artık ne olacaksa olur.

Arz-ı Mev’ud, BOP, İkiz yasalar, anayasa değişikliği, çözüm süreci ve sonrası, BM Libya gerekçesi, Suriye, PYD, Cerablus, TOW-Milan, NATO..’dan müteşekkil bir puzzle.

İnşallah yukarıdakilerin hepsi -ama hepsi- yanlış öngörüler, okumalar olarak tezahür eder de, milletimiz ve vatanımız olan bitenden zarar görmeden bu sıkıntılı günleri geride bırakır.

Oldukça uzun bir yazı oldu biliyorum ama;
Hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
Herseyin sonuna kadar söylenmesi gerekti
İncir…yarpuz…karamela…
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.“

Gönderen Yönetici . Siz Bu Kayıt İçin Herhangi Bir Yanıt Takip Edebilirsiniz RSS 2.0 Yasal Uyarı: Yayınlanan/haberin Tüm Hakları Tarafsız Haber ve Matbaacılık A.Ş'ye Aittir.Yazıların Sorumluluğu Yazarlarına Aittir. Kaynak Gösterilse Dahi Köşe Yazısı/Haberin Tamamı Özel İzin Alınmadan Kullanılamaz. Ancak Alıntılanan Köşe YazısıHaberin Bir Bölümü, Alıntılanan Habere Aktif Bağlantı Verilerek Kullanılabilir.

Bu Yazıyı Paylaşın;

Yazı Linki:
Site kodu:
Forum kodu:

Güncel Döviz, Altın Fiyatları

altın fiyatları altın

Köşe Yazıları

Haftalık E-bülten üyeliği için aşağıdaki alana E-posta adresinizi yazın

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Tarafsız Habere aittir. Alıntı yapılsa bile kaynak gösterilmeden kullanılamaz. © 2008 - 2017 Copyright © Tüm Hakları Saklıdır. CRM Bilişim Group..